11.Şubat.24

CerModern’de Gündüz Vassaf söyleşisi vardı bugün. Bilal Acarözmen sordu, Gündüz Vassaf yanıtladı.

İki saat kadar dinledim, ben çıkarken izleyici soruları almış başını gitmişti. Söyleşilerde seyircilerin sahneye çıktığı o çile dolu anlar çoktan başlamıştı yani. Sigarasızlık da bastırınca çıkmak zorunda kaldım.

Gündüz Vassaf’ın yakınlarda çıkan ilk romanı Ressamın İsyanı’nı okumadım. Fakat Cehenneme Övgü başta olmak üzere eski kitaplarından bazılarını, gazete yazılarını hayranlıkla hatmetmiştim zamanında. Keyifli bir söyleşi oldu benim için, Gündüz Beyin rahatlığına da imrenmiştim fakat bir yerde, mealen, bu kadar kalabalık olacağını beklemediğini, heyecanlandığını söyledi. Sonra ekledi: “Fakat eminim gizlemeyi çok iyi başarmışımdır.”

Birkaç kere benzer duruma düştüğümde bana da aynı şeyi söylediler hep: “Ne kadar rahattın.” Siz onu bir de bana sorun. Söyleşi tarihi yaklaştıkça artan karın ağrılarım, rüyalarıma giren türlü korkularım, günleri zehir eden kaygılarım… Birkaç seferden sonra kapattım kendimi zaten: Mecbur kalmadıkça topluluk önünde konuşmadım, çevrimiçi toplantılara katılmadım. (Yazılı söyleşi iyidir, iyidir yazılı söyleşi.)

Uzunca bir süredir benim tercihim, edebiyatın başkalarıyla bir araya gelinen, sözlü ve etkinlikli kısmından ziyade yazılı ve yalnız yapılanından yana. Pırasa sevip sevmemek kadar öznel bir şey bu.

***

Post Öykü dergisinde Mustafa Aplay ve Bartu Çay’ın hazırladığı “Öykücünün Gündemi” başlıklı köşenin tiryakisi oldum. Öykü ve edebiyat ortamına dokundurmalar yapıyor bu ikili. Hafif alaylı, sivri dokunuşlarla gündemden haberdar ediyorlar bizi. Tavsiyem olsun.

12.Şubat.24

Bengü Vahapoğlu, Hulki Aktunç’un gazete yazılarını (1989-1993) derlemiş ve ortaya İstanbul’u Bul Bana çıkmış. Bu yazılarda Hulki Aktunç şehrin sorunlarını tartışıyor, tarihini anlatıyor… İstanbul’un kimselerin bilmediği, belki artık unuttuğu ya da artık var olmayan köşelerinde, gizli ayazmalarında dolaştırıyor okuru. Şehrin hayvanlarına da bakıyor, artistlerine de, delilerine de…

Şehrin argosuna da elbette el atıyor, fakat bununla kalmıyor: Rasime Aksoy (ancak ölümünden sonra Ahmet Rasim’in kızı olduğunu öğrendiği, Aktunç’un ilkokul öğretmeni Rasime Hanım), Keyise Hanım ve “Eskiler Alan Konak Eskisi” yazısındaki Gülfidan Kalfa gibi unutulmaz kişileri de tanıtıyor bize. Bilhassa bu üç yazı, çok iyi portre yazıları sayılabilir bana kalırsa.

Edebiyat eksik olur mu? Yusuf Atılgan’a, Cemal Süreya’ya, Ahmet Rasim’e saygı duruşunda bulunmayı ihmal etmiyor Aktunç. Başka bir yazıda, imza günlerinden açıp belirli şartlar sağlanmadıkça artık imza gününe katılmayacağını duyuruyor. Şartlardan biri şu:

“O an satışa sunulan yapıtlar, imza yerinin yazara uzak bir bölümünde sergilenir. (Yazar, tezgâhtar görüntüsünden kurtarılır.)” (İstanbul’u Bul Bana, s.86)

Kesinlikle katılıyorum. Uzun süredir ben de düşünüyordum bunu. Son imza günümün büyükçe bir kısmı tezgahtaki kitap fiyatlarını, Japon klasiklerinin ve tuvaletin yerini soranları yanıtlamakla geçti.

Günümüzün aşırı duyarlıları için mecburen ve bunu yaptığım için üzülerek not: Kitap tezgahtarlığı (ya da kitapçılık) yaptım zamanında. Hatta çığırtkanlık bile yaptım: “Orijinal kitapta kampanya!” diye az bağırmadım Dikili çarşısında. Yanisi şu ki tezgahtar olmakta sorun yok. Sorun başka.

13.Şubat.24

Geçen dünlüklerin birinde yazmıştım: Agota Kristof’un Okumaz Yazmaz’ını çok beğenmiş, yazarın başka kitaplarını okumaya niyetlenmiştim. Önemi Yok’la devam edeyim dedim, kısa öykülerle. Okumaz Yazmaz’ın şefkatli ve esirgeyen atmosferinden, rahat ve akıcı dilinden eser yoktu bu öykülerde. Sert, bu sertliği olabilecek en yalın biçimde ifade ettiği için acımasız ve soğuk görünen bir dünya, dil karşıladı beni.

Daha kitabın ilk öyküsünde (“Balta”) Leyla Erbil’in “Ölü” adlı öyküsünü hatırlatan bir rahatsızlık hissi… Gecede’yi raftan çekip tekrar okudum öyküyü. Rahatsızlığım daha da arttı.

Kitabın başındaki öykülerden birinden (“Bir İşçinin Ölümü”), ilk bakışta yalınkat görünen, yukarıda bahsettiğim sertlik-yalınlık formülünün uygulandığı bir cümle size: “Fabrikan yalnızca saat imal etmiyordu, ceset de imal ediyordu.”

Ölümü bekleyen bir fabrika işçisinin öyküsü bu. Kanser. “Hatıralarını, gençliğini, gücünü kuvvetini, hayatını, fabrika hepsini almıştı.” Düz. Gerçek. Düz-gerçek. (Ya da yıllar evvel, kısa öykücü Zeynep Sönmez’in Galeano metinleri için söylediği gibi: gerçek-öykü.)

İliç’teki olayda kaybettiğimiz işçiler için de aynı şey geçerli değil mi? Umutsuzluk değil bu, düz-gerçek. Kapitalizm böyle işliyor. Biz değiştiremediğimiz sürece böyle gidecek.

Hulki Aktunç’un yazılarından birinde söylediği… Arafta kalmaktan, Türkiye’nin kocaman bir arafistana dönüşeceğinden dem vurarak sonunda şöyle diyor: “Arafı bizim olan, cenneti cehennemiyle de bizdedir.”

Cennetini bilmiyorum, cehennemi bizde.

Yerli ve çok uluslu şirketler için bir cennet olan Türkiye işçiler, emekçiler, yoksullar, göçmenler, kadınlar, çocuklar, gençler hatta ağaçlar, ormanlar, nehirler, göller, dağlar ve hayvanlar için koyu bir cehennem.

Değil mi?

14.Şubat.24

Dünya Öykü Günü bugün. Özcan Karabulut’un girişimi ve çabalarıyla başlayıp yıllarca süren Ankara Öykü Günleri’yle birlikte anılacak bir gün.

Galiba 2003 yılıydı, İmge Kitabevi’nde çay ve kahvenin ücretsiz olduğu zamanlarda, kitabevinin güzelim arka bahçesinde bir söyleşi olduğunu görüp girmiştim. Sonradan anladıydım, Ankara Öykü Günleri’nin bir etkinliğine denk gelmişim. Okur ve izleyici olarak hep ilgiyle takip ettiğim Ankara Öykü Günleri’nde konuşmacı-yazar olarak ilk kez yer aldığımda nasıl da mutlu olmuştum. “Genç öykücü” idim o zamanlar… (2012 ya da 2013 yılı olmalı.)

Yine Karabulut’un girişimiyle kurulan Ankara Öykü Derneği’nin Selanik Caddesindeki yerinde öykücüler, okurlar, yazarlar olarak birbirimizi tanımamız, birlikte bir şeyler yapmanın güzelliği… Ne çok insan tanıdım orada. Bütün bunların tamamlayıcı bir parçası olan 14 Şubat Dünyanın Öyküsü dergisi vardı bir de… Orada da öykülerimizi, çevirilerimizi yayımladık, söyleşiler yaptık. Öykü ortamının bugüne kıyasla çok daha canlı, heyecanlı ve verimli olduğu zamanlardı. Öykücüyseniz ve Ankara’daysanız bir şans demekti bu.

Bütün bunları sevgiyle anıyorum şimdi. (Birkaç yıl aradan sonra devam etti Ankara Öykü Günleri, ediyor… Pelin Buzluk, Mahmut Ölmez, Süreyya Köle, daha pek çok kişinin çabası ve emeğiyle… Selam olsun onlara!)

Ayla Kutlu

14 Şubat Dünya Öykü Günü’yle ilgili beni en mutlu eden şeylerden biri bildiriler. Öykü Günü Bildirilerini hep ilgiyle izledim.

Bu yılın öykü bildirisini usta yazar Ayla Kutlu kaleme aldı. Şöyle başlamış Ayla Hanım, yazdığı bildiriye:

İnsan, doğduğu anda aldığı ilk soluğun ardından attığı çığlıkla “yaşıyorum” mesajını iletir: Dünyanın en yalın, en kişiye özgü, çevresine umut dağıtan ilk öyküsüdür bu.

Ne demişler: İnsan, öyküsüyle var!

15.Şubat.24

Öznel bir yargı bu elbette, makale yazmıyoruz burada, günlük yazıyoruz: Cemil Kavukçu okumak benim için Çamlıdağ gazozu[1] içmek gibi. Çamlıdağ gazozunun şişesi, tadı zamanla değişmiş, hatta bu değişim başlarda beni biraz yadırgatmış olabilir ama aldığım keyif aynı.

Cemil Kavukçu için de söyleyenler var bunu: Hep aynı şeyleri yazıyor, derler. Bu külliyen yanlış bir yargıdır bana kalırsa. Kavukçu, özellikle 2009’da yayımlanan Tasmalı Güvercin’den beri farklı biçimler deniyor (şişe değişiyor yani). Dikkatli bakıldığında açıkça görülecek bir şey bu zaten.

Lafı uzatmayalım, gölge düşürmeyelim muhabbete: Kavukçu’nun yeni kitabı Gölgeli Muhabbetler sayesinde Çamlıdağ gazozu içmiş kadar mutlu oldum. İki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde yer alan öykülerde yine yeni bir şeyler vardı. (Yeni bir şeyler vardı ama gazozun tadı aynı güzellikteydi). İkinci bölümde ise bir sürpriz karşıladı beni: Usta yazar iki anısını yazmıştı, iki anı-metin vardı burada.

Böylece Kavaklaraltı Parkı (ama parkın 70’lerdeki hali) gibi, hiç görmediğim halde bildiğim, Kınık’taki ve Bergama’daki favori mekanlarım kadar sevdiğim yeni yerler tanımış oldum: Boğazova ve Oylat.

Ben de o kamptaydım, Boğazova’daki ekibin yanındaydım. Yıllar sonra Oylat’ta bir araya geldik. Ben de oradaydım o gece.

Hamiş: DAAS BETS’e kabul edilmenin olanaksız olduğunu biliyorum ama hayalimdeki sahne şu: Anlamını grup üyeleri dışında kimsenin bilmediği DAAS BETS’in açılımını ben tek seferde doğru tahmin ediyorum. Böylece alkışlar eşliğinde ve bir istisna olarak gruba kabul ediliyorum. Hayal bu canım, neden olmasın! Hem DAAS’ı çözdüm bile!

16.Şubat.24

Tek bir özgürlüğüm var şu fani dünyada: İstediğim kitabı, o kitabın istediğim kadarını, istediğim zaman okumak!

Onur Çalı


[1] “Dostum Çamlıdağ”, Gemilerle Seyahat Eden Sözcükler, Sia Kitap, 2023. Link.