23.Şubat.24

Televizyonda belediye başkan adayları konuşuyor kısa kısa. Bazıları halihazırda başkan, doyamamışlar halka hizmet etmeye, yine aday olmuşlar.

Zarardan başka faydası olmayan bu adamlar vaatlerini sıralıyor; yaptıklarını, yapacaklarını anlatıyorlar. Beş on dakika izledim sadece fakat “ilk kez, en büyük, Türkiye’deki ilk” gibi ifadeler gırla gitti bu kısa süre içinde. Öyle mütevazı ki adaylar, sormayın gitsin.

Beyler ağır olunuz, Pergamon Krallığı’nda bile bu kadar “ilk” yok![1]

Başkasının adına utanç duymakta hiç zorluk çekmemek, acayip bir malzeme bolluğu… İşte bu konuda ilk ve tek, en büyük filan olabiliriz dünyada.

24.Şubat.24

Bazı cümleler açıklanmaya muhtaç değildir, yani izahtan varestedir. Hatta açıklamaya çalışmak kabalık olur. Hem söze hem sözü edene hem de dinleyene. Aşağıdaki ifade de o cinsten. Demir leblebi gibi. Kim mi söylemiş? Yusuf Atılgan elbette.

1959 tarihli bir söyleşide[2] şöyle diyor:

“Güç yazarım. Bir yerde Halikarnas Balıkçısı’nın kendi hikâyelerini Sait Faik’inkilerden daha güzel bulduğunu okuduğumdan beri daha da güç yazıyorum.”

25.Şubat.24

Geçen dünlükte Yabancı Damat dizisinden bahsetmiştim. Ama çok önemli bir şeyi söylemeyi unuttum: Ülkü Tamer de konuk oyuncu olarak yer alıyor dizide. Kalender, görmüş geçirmiş, bilge Gazel Ağa olarak. Onat Kutlar’dan bahsediyor, şiir okuyor…

Yorgos Lanthimos sevdiğim, işlerini takip ettiğim bir yönetmen. Önemli filmlerinin hepsini izledim, üstüne yazdığım da oldu. Naçizane bir sinema izleyici olarak söylüyorum, çok iyi bir film olmasını bir kenara koyalım şimdilik, Poor Things (2023) Lanthimos sinemasında yeni bir sayfa açıyor. Eski filmlerine göre daha ümitvar bir üslup var burada, feminist yanı da baskın (Emma Stone ödüllük bir performans sergilemiş. Alkışlar ona). Fakat hepimize söylediği şey aynı Lanthimos’un, o değişmemiş: “Zavallısınız.” Zavallı şeyleriz hepimiz.

Günün sonunda, yıllar sonra (en iyi ihtimalle dört yıl sonra) sinemaya gidişimin bu filme denk gelmesi bahtiyar etti beni.

Filmi beraber izlediğimiz arkadaşım, Küçük Prens’in son bölümünün onu (neredeyse) her seferinde ağlattığını söyledi. Sinemadan çıkmış, Bahçeli sokaklarının tenha olanlarını özenle seçerek yürüyorduk. Ona söylemedim ama hatırladım ve akşam eve döndüğümde tekrar test ettim. “Neredeyse” değil, her seferinde ağladığımı bir kez daha teyit ettim.

Barış Bıçakçı’nın “Anneannem ve Ben” metni[3] beni her seferinde ağlatıyor.

26.Şubat.24

Üzgün ve hüzünlü, hem üzgün hem hüzünlü, ne tam hüzünlü ne tam üzgün olduğumuz durumlar için sözcük önerisi: Hüzgün.

Ve hüzgün der demez akla düşen Lale Müldür şiiri: “üzünç, sevgilim ya da nane otları”

gençken renkli bir cepken sevgilim
çift bıçaklı bir sevinç
unuttum diye bir şarkı
gençken renkli bir cepken sevgilim
önüne çıkan her ata binme

27.Şubat.24

Hakan Sipahioğlu zeki bir yazar. Tek cümlede özetle bize deseniz, bunu söylerim. Zeki olduğu için suçlayacak değiliz onu elbette… Fakat hem ilk kitabı Kıyamet Ha Kıyamet’teki (2019) hem de yenice çıkan Şehrin Şeytanları kitabındaki öyküler için de aynı şeyi söylerim: Zeki bir yazarın elinden çıkmış metinler. İlk başta ve ilk bakışta göze çarpan bu.

Alt başlığı “Şiddet Hikayeleri Eşliğinde Bir İstanbul Gezintisi” olan Şehrin Şeytanları’nın en baskın öğesi, adı üstünde, şiddet. Korku, şiddet, bazen masalsı bir ton içinde yürüyen gizem… Fakat İstanbul’u bilmeyen (ve bilmek de istemeyen) bir okur olarak, beni en çok cezbeden ve şehr-i İstanbul’un orasına burasına sürüklenirken keyif almamı sağlayan şey merak duygusu. Şehrin Şeytanları’nın en güçlü yanı bu diyebilirim: merakla sürüklenerek okuyorsunuz öyküleri. Yazarın muzip dili de cabası. “Farklı” bir öykü dünyası deriz, klişedir elbette ama bazen klişeler hayat kurtarır. Şehrin Şeytanları’nda hakikaten de farklı bir öykü dünyasıyla karşılaşacak okur. Çoğu öykücünün “öykü malzemesi” olarak gördüğü şeylerden başka şeyler var bu kitapta.

28.Şubat.24

Çeviri kitapların kapaklarında, sol alt köşe neden olmasın, çevirmenin adı belirtilmeli. Boş verin kültürü, emeği, edebiyatı filan. Basit bir tüketici hakkı bu.

Oysa edebiyat okurlarının ilgiyle takip ettikleri Metis, Yüz Kitap, Jaguar gibi yayınevleri bile yapmıyor bunu. Çevirmenin adını kapağa yazmıyorlar. Kendilerince makul bir nedenleri vardır herhalde.

Notos’un yaptığı gibi, çevirmenin adının arka kapakta yer alması bile hiç yoktan iyidir.

Hamiş: Sayfa düzeni, boşluğu, satır aralığı, kullanılan font ve punto bakımından da dökülüyor bağzı yayınevleri. Bazı kitapları büyüteç yardımı olmaksızın okumak kolay değil. Bendenizin yayımlanan son iki kitabı da dahil buna.

Gözümüze garezi olmayan birkaç yayınevi var elbette. İletişim, Yordam, Notos, Agora, Kırmızı Kedi, Dipnot, Ketebe yayınevlerinin gözlük numaralarımızı yükseltmek gibi bir kasıtları yok görünüyor şimdilik.

***

Geçen Pazar günü sabahın kör saatinde bir kitapçıya oturdum, sinema saatine de daha çok vakit olduğundan, ulaşabildiğim birkaç baskısını elime aldım Sahaf Mendel’in. Farklı çevirilerin ilk sayfalarına karşılaştırmalı göz atınca Hamdi Varoğlu çevirisiyle Yordam Kitap’tan çıkan Sahaf Mendel’de karar kıldım.[4]

Zweig’ın ideal Avrupası’nın ya da Avrupa idealinin ilk çatırdadığı yıllarda geçen bir hikâye Sahaf Mendel. Birinci Dünya Savaşının, savaş koşullarının neden olduğu akıl tutulmasının ziyan ettiği bir hayattır Mendel’inki. (Malumunuz, Zweig’ın hayal kırıklığı İkinci Dünya Savaşında derinleşecek, karısını da yanında sürükleyerek semti meçhule gidecektir.)

Sahaf Jakob Mendel, kitaplardan başka bir şeyle ilgilenmeyen, yıllardır bir kafede oturup yalnızca kitap okuyan, ziyaretçileriyle yalnızca kitaplar hakkında konuşan biridir. O adeta yürüyen bir katalogdur. Yüzlerce kitabın adı, yazarı, yayıncısı aklındadır. Güçlü, çok güçlü bir hafızası vardır ancak anlatıcı bu güçlü hafızayı “verimsiz” bulur. Çünkü Mendel kitapların içeriğiyle ilgili değildir. Onun ilgisini çeken kitapların kendisidir.

Aradan yıllar geçmiştir, anlatıcı bir gün tamamen tesadüf eseri, Mendel’in mesken tuttuğu kafeye gider. Bir şey hatırlayacak gibidir ama ne? Sonunda hatırlar Mendel’i. Kafenin eski çalışanlarından birinden Mendel’in başına ne işler geldiğini öğrenir. Zweig savaşın saçmalığını, kıyıcılığını Sahaf Mendel üzerinden anlatır bu uzun öyküsünde. Tıpkı Mendel gibidir Zweig, savaş onu da bitirmiştir. Kitapları dilinden düşürmeyen Sahaf Mendel’in içi kitapsız kaldığında nasıl boşalmışsa, barışı dilinden düşürmeyen Zweig’ın da savaş(lar)la birlikte eski halinden eser kalmamıştır.

29.Şubat.24

Sahaf Mendel’den sonra başka bir sahafla tanışalım: Sahaf M. Şeref Özsoy. Ben Şeref beyin adına Haluk Oral’la birlikte hazırladıkları Erol Güney kitabından[5] aşinaydım fakat sahaf olduğunu bilmiyordum.

M. Şeref Özsoy, Kitap Hikâyeleri adlı eserinde –adı üstünde– kitapların başından geçenleri anlatıyor. Jacob Mendel görseydi bu kitabı, eminim çok severdi.

Meraklısının keyifle okuyacağı bir çalışma olmuş Kitap Hikâyeleri.

Onur Çalı


[1] Bunu maalesef açıklamak gerekiyor: Pergamon Krallığı (MÖ 241-MÖ 133) gerçekten de tarihteki pek çok “ilk”e ev sahipliği yapmıştır. Fakat bazı broşürlerde, afişlerde vs. bu “ilk”lerin sayısı abartılır bazen. Tıpkı 78 çeşit içeren kahvaltılar gibi (hani kahvaltıcılar siyah zeytin, yeşil zeytin, peçete, karabiber, tuz… hepsini ayrı bir çeşit olarak sayarlar ya, o hesap). Fakat televizyona çıkan bu hizmet aşıkları, kahvaltıcılardan da “ilk’ler” listesi yapanlardan da daha mahirler mübalağa sanatında.

[2] Siz Rahat Yaşayasınız Diye içinde, Can Yayınları.

[3] Barış Bıçakçı, Aramızdaki En Kısa Mesafe, İletişim Yayınları.

[4] Yanlış anlaşılmaktan ve haksızlık etmekten korkarım: “En iyi çeviriyi” tespit etmiş olmak gibi bir iddiam yok elbette. Yalnızca, birkaç farklı çevirinin ilk birkaç sayfasına baktım ve kendimce “en az çeviri kokanı” sadece kendim için seçtim.

[5] Erol Güney’in Ke(n)disi, YKY.