9 Eylül 2025
Avusturyalı yönetmen Michael Haneke, Beyaz Bant (White Ribbon, 2009) filminde kötülüğün yeşereceği toprakların gerek şartlarını gösteriyor bize. Dini otoriteyi temsilen Papaz, siyasi otoriteyi temsilen Baron, sevgisizlik, katılık, çocuklara dayak, işkenceye varan kötü muamele… Sonuç: Kötülüğün sulak yer bulup boy atması.

Bir de anlatıcımız var, köyün öğretmeni. Ortaya saçılan kötülüklerin faillerini bulmak isteyen bir tek kişi var filmde, o da bu muallim. Başarısız oluyor nitekim. Gücü yetecek gibi değil. Zaten Haneke için kötülüklerin faillerinin kim olduğu o kadar da önemli değil. Herkes olabilir. Öyle bir kötülük toplumunda zaten hiç kimse masum değildir.
11 Eylül 2025
“Ayvalık’ta Zeytin Hasadı 101 / Ayvalık’tan 111 İsim 111 Eser” adlı kitap Parma Kitap etiketiyle yayımlandı. Birçok kurumun, kişinin katkısı var; “proje koordinatörü” Serkan Aziz Ceyhan’ın nezdinde emeği geçen herkesi tebrik ederim.

Kitaptaki 111 metinden biri de Güler Sabancı’ya ait. Güler Hanım, yazısının başında Nâzım’dan şu alıntıyı yapıyor:
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yani ağır bastığından.
Kısacık yazısına, bu alıntıdan sonra şöyle devam ediyor Sabancı: “Bu duygularla ben de bu sene 70 yaşıma girerken 400 tane ağaç diktim…”
Hayatımda duyduğum, gördüğüm en absürt durumlardan, cümlelerden biri bu.
***
Bu aralar rüyalarım garip.
Geçen hafta bir gece Kahramanmaraş’a atandığımı gördüm. İyi diyordum rüyamda, istediğim bahane çıktı ortaya, sonunda istifa edebilirim. Ve istifa kararım böylece daha makul bir zemine oturmuş olur. Fakat öyle olmuyordu. Sabancı değilim ki ben, dört yüzü bırakın, bir dikili ağacım bile yok. Paşa paşa Maraş’ın yolunu tutuyordum.
Dün geceki daha da garipti. Liseden bir arkadaşımla (ki yıllardır görmedim, haberleşmedim, ne yapar bilmem) bir AVM’nin içindeki pastaneden pasta çaldık. Fakat önemli bir ayrıntı var. Pastanedeki satış görevlisi genç kadın, kaş göz yaparak pastayı çalmaya teşvik etti bizi. Hatta, “çaktırmadan alıp götürün,” diye fısıldadı bize. Fakat biz arkadaşımla pastaneden çıkıp asansöre biner binmez “hırsız var!” diye bağırmaya başladı. Ondan sonrası soluk soluğa bir macera, kaçma kovalamaca… Mahkeme salonunda gördüm en son kendimi. Ter içinde uyandım.
Ne diyeyim, hayırlara çıksın…
***
Güzlükler
deniz sütliman
yazlıkçılar da gitti
işte şimdi güz geldi
yaz bitti
dünyanın en hüzünlü cümlesi
sararmış bir yaprak
takılmıştı çantasına
“sonbaharı çantasında taşıyor” dedi biri
kaplumbağa yazın çıkmıştı yola
vardığında kış gelmişti
şanslı tosbağa
fark etmedi güzü
***
Bu aralar bir kitaba başlıyorum, üç beş sayfa okuyorum hoop başkasına geçiyorum. Geçen hafta Marquez’in iki kitabını arka arkaya nasıl hüplettim, kendim bile hayret ediyorum şimdi.
Son günlerde el attığım kitaplardan biri Reşat Nuri’nin, M. Fatih Kanter tarafından derlenen ve yazarın gazete ve dergilerdeki yazılarının bir araya getirildiği “Cumhuriyetimiz & Paris Notları” kitabıydı.

Atatürk’ün ölümünden beş gün sonra Yedigün dergisinde yayımlanan “Atatürk” başlıklı yazısının sonlarına doğru şöyle diyor Reşat Nuri Güntekin:
“Atatürk etten, kemikten yapılmış bir insan olarak aramızda yaşadığı müddetçe Kemalizm bir meslekti. Fakat o düne kadar yattığı hasta yatağından bir ideal olarak kalktığı ve söylemeye başladığı zamandan itibaren Kemalizm bizim için bir din kutsiyeti almıştır.”
Şaşırmadım desem yalan olur.
Bu kardeşinizden tavsiye: Hiçbir insan evladını, hiçbir ideolojiyi putlaştırmayın. “Din kutsiyeti” atfetmeyin kimseye. Ne derse kabul edip itaat etmeyin. Ne olur yapmayın bunu.
***
Güzelhisarlı mühendis,
titiz okur yazar Mehmet Aslan için
Nasreddin Hoca yıllardır tatil yapmamıştı. Kalduk Hatun’la el ele verip Kuzey Ege’nin sessiz sakin bir kasabasında, bir arkadaşlarının yazlık evlerine gittiler bir haftalığına. Evin sahibi olan arkadaşları uyarmıştı aslında onları, “Hocam pek senlik değil bizim oralar, sıkılırsın,” demişti. Ama Hoca’nın canına tak etmişti artık. Bütün yaz milletin deniz kenarında çektirdiği story’leri izleyip iç geçirmişti. Deniz çekiyordu canı.
Neyse efendim, uzatmayalım… Kasabaya varmış Hoca ve Kalduk Hatun. Bilenler bilir, Kalduk yengemiz ev sever. Evde yapacak bir şeyleri vardır hep, olmasa bile balkona çıkar, gelen geçene bakar, komşularla lak lak eder. Öyle mutlu olur o. Hoca ise tam tersine evde duramaz, içi sıkılır. Naturalarındaki bu farklılık dolayısıyla tatilleri de epey farklı geçmiş tabii. Ben Hoca’nın yalancısıyım…
Hoca sabah erken uyanmayı sevmez pek. Hele bu tatil kasabasında hiç tercih etmemiş. Çünkü Hoca yaşıtlarıyla muhabbetten pek hazzetmez. Neden diye sorduğumda, “Ya hastalıklarını ya çocuklarını anlatır bunlar, içim sıkılıyor,” demişti bir keresinde.
İşte o gün de Hoca denize biraz geç gitmiş. Hem erken uyanmayı sevmediği hem de “Sabah deniz çarşaf gibiydi,” deyip duran emeklileri görmemek için. Fakat başına geleceklerden habersizmiş tabii…
Hoca ak sakalı ve uzun deniz şortuyla sahile gittiğinde emekliler henüz terk etmemiş orayı. Hocaya garip garip bakmışlar. Hoca denizi sever ama yüzmeyi bilmez. Beline kadar suya girmiş, öylece dikilip düşünüyormuş suyun içinde. “Hatta,” dedi bana anlatırken, “öyle dalmıştım ki zihnimin dehlizlerine, yanıma yanaşmış iki üç kişiyi çok geç fark ettim.” Önce yarım ağız bir hoş geldin demişler Hoca’ya. Biz yeni görüyoruz, yeni mi taşındınız, gibi tuzak sorularla yem atmışlar. Hoca da bütün içtenliğiyle, “belki tanırsınız,” demiş, “Ozan Çororo arkadaşımdır, onun evine geldim ben.” Memleketinin Konya olduğunu duyan biri, “Siz daha oy verin bunlara, bak ne haldeyiz sizin yüzünüzden,” demiş. Hoca anlamamış önce. Kaç seçimdir oy kullanmadığını söylemiş. Bu sefer de, “Siz daha oy vermeyin, bakın sizin yüzünüzden ne haldeyiz,” diye carlayınca Hoca “ya sabır” çekerek bir süre daha sıkmış dişini.
Mesleğini öğrendiklerinde “Neden politik mizah yapmıyorsun?” sorusu gelmiş. Hoca artık bu işlerden sıkıldığını, mizah anlayışının eskisi gibi olmadığını, “bindiği dalı kesmek” ya da “göle maya çalmak” gibi şakaların çağın ruhuna uymadığını filan anlatmaya çalışmış. “Hem,” demiş, “ben makine değilim ki, hayatımın sonuna kadar aynı işi yapacağım diye kanun çıktı da benim haberim mi yok?”
“Olmaaaz!” diye hep bir ağızdan bağırmış emekliler korosu. “Sen sanatçısın, topluma karşı sorumlusun, bıraktım bu işleri diyerek sorumluluktan kaçamazsın.”
Hoca bir “ya sabır” daha çekmiş. “İstemiyorum kardeşim,” demiş, “zorla şaka yapacak, fıkra oynayacak halim yok ya! İS-TE-Mİ-YO-RUM!” Hoca’nın asfalyaları atmış artık bu aşamada. Kendini denizden zor atmış kumsala.
Ama asıl pandomim o günün akşamında yaşanmış. Hoca güzelce bamya yemeğini yemiş; sonra karpuzunu, Bergama tulumunu almış önüne. Ozan Çororo’nun büyük balkonunda güzel güzel demleniyormuş ki kapı çalmış. Eyvah demiş Hoca, sabahki deniz arkadaşlarından biri midir diye dertlenmiş. Keşke öyle olsaymış…
Hoca’nın kasabaya geldiği Belediyenin cevval Kültür İşleri Müdürünün kulağına gitmiş. Tam da o günlerde kasabanın kurtuluş haftası kutlamaları çerçevesinde 2. Geleneksel Uluslararası Çilek ve Kültür Festivali yapılıyormuş. Kültür Müdürü, Hoca’nın kasabada olduğunu duyunca çok heyecanlanmış ve evet, Hoca’mız balkonda denize bakarak sakin sakin demlenirken kapıyı çalan oymuş.
Kültür Müdürü denen adam, ağız ishalinden muzdarip hırslı memurun biriymiş. Tutturmuş “Hocam sen bizim Festival kapsamında bir gece stand-up yap,” diye. Durdan çüşten, “ben bu işleri bıraktım”dan anlamıyormuş. Hoca bakmış ki çekilecek dert değil bu herif, rakıyı hızlandırmış. Fondipleyip durmaya başlamış kadehleri. Zaten yan komşuların kavgası, çoluk çocuk zırıltısı, sivrisinekler bir yandan… En son Kültür Müdürü olacak kerkenezi balkondan aşağı attığını hatırlıyor. Neyse ki ev bahçe katı, birkaç sıyrıkla atlatılmış olay.
Tabii polisler gelmiş, karakol, tutanak, ifade derken zehir olmuş tatil.
Olayı Ozan’dan duyduğumda hemen aradım Hoca’yı.
“Hocam duyduğuma göre, Kuzey Ege’yi fethetmişsin, çok güzel geçmiş tatilin…” diye esprili bir giriş yaptım ama Hoca’nın ne dediğini yazmayayım şimdi.
Ayıp olur.
Onur Çalı
