11 Eylül 2026

24 yıl Ankara’da yaşadıktan sonra terk ettim şehri. Tam bir ay oldu.

Korkmayın, Ankara güzellemesi yapacak değilim.

Özlüyor muyum?

Elbette.

Ama arkadaşlarımı özlüyorum, Ankara’nın sokaklarını değil.

Oysa Ankara’dayken buraları özlerdim. Kınık’ın kahvelerini, Çamlıdağ gazozunu, meyhanelerini… Bergama’da Çınarlı Kahveyi, Dikili’de Sevgi Yolu’nda denize girip bira içmeyi…

Ankara’da kalan dostlarımı özlüyorum sadece. Ankara’yı değil.

***

Büyükşehirden sahil kasabasına taşınan her faninin yaptığını yaptım ben de. İlk birkaç gün deniz fotoğrafları koydum Instagram hesabıma. Denize bakıp mutlu olmaya çalıştım. Oldum da. Sonra geçti. Yine de güzel işten eve, evden işe giderken denize bakmak.

Klişeler eksik kalmasın diye kendime bir de bisiklet aldım. Bisikletle gidip geliyorum işe.

Ülkü Tamer’in Allaben Öyküleri Dikili’ye yerleştikten sonra okuduğum ilk kitap oldu. Şimdi de ustanın şiirlerine el attım.

Bu yeni dinginliğe en çok yakışacak şair o gibi geldi. Güzel bir başlangıç olsun istedim.

“Dünyada ne kadar kuş varsa
Bir fazlası senin soluğunda”

***

Yeni hayatımda yeni bir huy da edindim. Hiç yapmazdım. Aldığım kitapların ilk sayfasına adımı, tarihi ve “Dikili” yazmaya başladım. Kitap kaybolursa belki getiren olur diye herhalde. İnsan bunu neden yapar bilmiyorum çünkü. Hiçbir fikrim yok.

***

Ülkü Tamer’le 2011 yılında Ayvalık’ta tanışmıştım. Tanışmak denemez gerçi. Ayvalık Kültür Festivali vardı. İsmet İnönü Kültür Merkezinin önünde bir köşeye çekilmiş, tek başına sigara içiyordu. Yaklaşıp özür diledim, kitap imzalattım. Gülümsemesi çok sahiciydi.

Ve çok güzel sigara içiyordu.

***

Kasaba çocuğuyum ben zaten. Aslıma dönmüş oldum. Dedikleri gibi: yeni gelmedim geri geldim.

Hoşça kal, büyük bir kasabada yaşar gibi yaşadığım Ankara. İyi kalpli üvey ana. Arada görüşürüz.

***

Yıllar sonra yeniden Uykusuz okumaya başladım. Deniz yüzünden / sayesinde.

12 Eylül 2026

Günübirlik Ayvalık seyahatinden notlar (reklam değildir):

– Ayvalık Taksiyarhis Kilisesinde güvenlikçi olarak kedi çalıştırıyorlar.

– Dünyanın en güzel dondurması Küçükhan’daki Aşina Ayvalık’ta. Zeytinyağlı, incir yapraklı olan.

– Çok sevdiğim bir şairin yeni kitabı geliyormuş. Ayrıntı veremem, ama çok mutluyum.

– Atölye Ayvada’nın kafe kısmı açılmış. Pek şugar olmuş.

– Ayvalıkzade’de leziz kahveler var. Ve muhabbet. Kartpostallar, kitaplar ve daha bir sürü şey.

– Deniz Yıldızı’ndaki mezeler müthiş.

– Gitmek istediğim sahaflara gidemedim ama Eflatun Kitap Kahve’ye yolum düştü. Neruda’nın Enver Gökçe çevirisi olan bir kitabını buldum. Günün sürprizi oldu. (Gökçe öldükten sonra huzurevindeki odasında bulunmuş çeviriler.)

– Ayvalık Gazozu güzelmiş. Ama Çamlıdağ hâlâ ve her zaman favorim.

– Ayvalık Otogarında AŞTİ yazısını görünce ürktüm bir an. Acaba tüm bu taşınma hikâyesi rüyaydı da Ankara’da mı uyanmıştım pat diye? Allahtan değilmiş.

13 Eylül 2026

hiçbir şeyin değişmediği
ya da her şeyin birden değiştiği
güneşin merhametli elinin
sabahların üstünü örtüğü

kışın öç olmak isteyen bir düşman
yazın bunaltıcı bir arkadaş olduğu
hiç susmadığı susmadığı

susmanın şehirlere özgü olduğu
kasabaların çok konuştuğu

köylerin hep uzak
genel seçimlerin hep yakın olduğu
köylülerin davranışlarına
kimselerin anlam veremediği

gözlerinin uzaklardan bana dikili olduğu
hiç susmadığı susmadığı

denizin kuyularda
güneşsiz kaldığı

işte durum böyle hayat sokağında
aynada bir şaşkın ben bakıyor bana
lâciverdî günler var takvim yapraklarında.

14 Eylül 2026

Cüce Muzaffer yıllar sonra ortaya çıktığında kimse bir şey sormadı. Kasabadan yıllar önce karlı bir gece vakti çıktığında da pek kimsenin umrunda olmamıştı doğrusu. Birkaç gün konuşuldu, unutuldu gitti sonra. Hâlbuki unutulmaz bir kıştı, ağaçların dalları kırılmıştı kardan. Soğuktan Dilsizdere bile donmuştu. Bir ilkti bu.

Yıllar sonra çıkıp geldiğinde kasaba çok değişmişti. Muzo’nun akranlarından çoğu ölmüştü. Kalanlar da torun torba sahibi olmuş, minik ve yaşlı serçeler gibi yuvalarına çekilmişlerdi. Dışarıya çıktıklarında (ki bu pazara çıkmak ya da camiye gitmek için oluyordu) küçük adımlarla ve önlerine bakarak yürüyorlardı. Sanki önlerine yem atılmış kuşlardılar. Hüzün veriyordu adama bu serçe-insanları seyretmek.

Muzo öyle değildi. Aradan kaç yıl geçmişti? En az otuz yıl. Ama Muzo serçe-insana dönüşmemişti. Hâlâ yapacağı kötülükler, insanca (yani çok felaket) hatalar vardı önünde. Öyle hissediyordu. Bu kötülük umudu, bu insanca kabahatlerin tatlı çağrısı Muzo’yu diri tutmuştu.

Muzo, Beşiktaş’a çıkıyordu. Muzo domuz avlıyordu. Muzo düze inip herkesin gözünün içine baka baka domuz yiyordu. Meyhaneye oturduğunda kimseyle muhatap olmuyordu. Muzo Delez Tepesi’ne çıkıp kasabaya doğru bağırıyordu. Tam olarak ne dediği anlaşılmıyordu, aradan bazı sözcükler seçiliyordu sadece: “Size büyük iyilik …. Sonra oturup …. İçeceğim.”

Size büyük iyilikler yapacağım. Sonra oturup kanınızı içeceğim.

Hamile kadınlar yolda belde Muzo’ya rast gelmekten korkuyorlardı. Ya doğacak yavrum ona benzerse diye. Delici bakışları vardı Muzo’nun. Boyunun en az yüz katı.

Muzaffer yıllarca böyle yaşadı. Kasabanın içinde, tam ortasında. Ama herkesten ayrı, herkesten başkaydı.

Sonunda evinde ölü bulundu. Sobadan zehirlendi dediler.

Ama “yıllarca böyle yaşadı”nın içinde milyon tane hikâye var daha.

Kimse bilmez, ben bilirim. Unutmadım.

Onları da başka zaman anlatırım.

15 Eylül 2026

Hoca Nasreddin imza gününde.

Hatırlayanlarınız olacaktır. Hoca’nın birkaç yıl önce felaket kötü geçen bir imza günü macerası olmuştu. Ergen veledin biri Hoca’ya küfretmiş, gelen geçen okur-müşteriler Hoca’ya tuvaletin yerini sormuş, bunlar yetmezmiş gibi, kitapları Hoca’yla aynı yayınevinden çıkan internet ünlüsü bir yazarın kitapları peynir ekmek gibi satılırken Hoca sinek avlamıştı. Üstelik standa gelen insanlar bu internet ünlüsü yazarın kitabının fiyatını Hoca’ya sorup durmuştu. Tam bir kâbus!

Ben bir daha imza günü yapmaz diye düşünüyordum doğrusu.

Geçenlerde aradı, sesi çok keyifliydi. Onur Hocam, dedi. Keyifli olduğu zamanlarda böyle der. Normal zamanlarında Muhtar der bazen, bazen Müdür der. Neyse, uzatıp da azı dişinizi ağrıtmayalım, işin özü şu: Bir sahil kasabasından teklif gelmiş Hoca’ya. Gel burada birkaç gün kal, misafirimiz ol demişler. İstedikleri tek bir şey varmış. İki gün üst üste imza günü yapması. Ama imza saatleri biraz uzunmuş. Bir şey olmaz Onur Hocam, dedi, bira içeriz o arada, zaman su gibi akıp geçer. Eyvah dedim içimden. Bira, su, zaman, akıp geçme… Bu işin sonu hayırlı değil.

Hoca’nın asistanı olarak yerimi aldığımda biliyordum bir bokluk çıkacağını. İmza öğlen birde başlayıp akşam dokuza kadar sürecekti. Kısa bir hesaplama yaptım hemen, Hoca bu arada en az altı bira içerdi. Bu demekti ki akşamüstü, saat altı-yediye doğru Hoca pimi çekilmiş bombaya dönüşecekti. Gözümü üstümden bir an bile ayırmamam lazımdı.

Ama hayat bu. Boşluk bulur kendine. Her zaman bulur.

Daha ilk imza gününde (ikincisi olmadı zaten), akşamüstüye doğru bir ara tuvalete gidip döndüğümde karşılaştığım manzara şuydu: Yaşı en az Hoca’nınkine denk bir amca bizimkinin sakalını çekiştiriyor, Hoca da artık Allah ne verdiyse saydırıyor, bir yandan da eliyle imza masasının altındaki Arjantin bardağı yokluyor. Tam zamanında yetiştim, güç bela ayırdım iki ihtiyarı.

Ben seni hatırlamak zorunda mıyım pezevenk, diye bağırdı Hoca bir süre daha. Adam da, Allah senin belanı versin, Hoca’ymış, tüh senin kalıbına Nasro, bilye oynadığımız günler başını yesin senin, diye ilenerek uzaklaştı.

Hocam, dedim, şu birayı azaltsan artık.

Her zamanki tirat geldi cevap olarak: Zaten çok içmiyormuş. Hafızası aslında zehir gibiymiş, herkesin adını hatırlamak zorunda mıymış. Öyle dedikleri gibi çok içiyor olsaymış bu kadar fıkrayı nasıl yazmış olabilirmiş… Muhtar, beni en iyi sen tanırsın, yalan mı söylüyorum yani bu sakalla… Falan filan.

Söylediklerinin doğru olmadığını o da biliyor aslında.

Ama elden bir şey gelmiyor.

Ne yapacağız bilmiyorum.

16 Eylül 2026

Başlığa kondurduğum dize, Ülkü Tamer’in “Serçe” adlı şiirinden. Şiirin beşinci bölümü şöyle:

“İkindi oluyordu
Gökkuşağına varmalıydım akşam olmadan
Zaten rüzgâr bekliyordu havada
Yükseldim
Bir tilki şaşkınlıkla beni süzdü
Nasılsa uçabilen bir tilkiydim ona göre
Bir tilki-serçeydim koruya göre
Bir serçeydim bana kalırsa
Oyalanmak olmazdı
Umutsuzluk beni çağırıyordu”

***

Sözcükleri çok severim. Anlamları, çağrışımları kötü olan sözcüklerde bile güzel bir yan bulurum genelde. Fakat hiç hazzetmediğim, her gördüğümde (çünkü çok şükür, hiç duymadığım bu sözcüğün bir insanın ağzından çıktığını) suratımı buruşturduğum bir sözcük var: Ansımak.

“Tansık” kadar kötü.

***

Kulak Misafiri (1)

– Çetin abi ben kaçıyorum.

– Gittiğin yeri güldür.

***

İki tane kedi arkadaşım var. Biri (biz ona Karamel diyoruz, yan komşu Tarçın diyor) ben çöp atmaya giderken benimle geliyor, sonra birlikte eve dönüp ayrılıyoruz. Sanki bir yerden talimat almış, görev edinmiş, beni çöp atmaya yalnız göndermiyor.

Diğeri (onun ismi yok, varsa da ben bilmiyorum) balkonda otururken yanıma geliyor. NBC filmi karakteri sanki mübarek, başını balkon demirinin altına yaslayıp uzaklara bakıp duruyor. Öylece oturuyoruz, birbirimize ilişmeden. Benle muhatap olmuyor, ama benden rahatsız da olmuyor anladığım kadarıyla.

Zaten sadece kedilerden değil, insanlardan da asgari beklentimiz bu değil mi?

***

Sabahlar, akşamlar serinlemeye başladı. Demek yaz bitiyor. Yazın bittiği her yerde söylenecek yakında. Aklı başında her insan gibi üzüntü veriyor bu durum bana. Ne diyordu Ülkü Tamer o şiirinde: “Aşk mıdır kış gelince başlayan”

Değil.

Kasvettir başlayan.

Onur Çalı